ABD ve İsrail’in İran’ın nükleer tesislerine ve askeri altyapısına yönelik başlattığı kapsamlı İran saldırısı, Orta Doğu’da yeni bir dönemin kapısını araladı. ABD tarafından “Destansı Öfke”, İsrail tarafından ise “Kükreyen Aslan” olarak adlandırılan bu eş zamanlı operasyonlar, Tahran’ın balistik füze kapasitesini ve askeri komuta merkezlerini hedef aldı.
Trump, yayımladığı video mesajında İran halkına yönetimlerini devralma çağrısında bulunarak, harekatın amacının sadece diplomatik bir baskı değil, açık bir rejim değişikliği operasyonu olduğunu ilan etti.
Bu harekat, son bir yıl içinde bölgede gerçekleşen ikinci büyük askeri dalga olarak kayıtlara geçti. Geçtiğimiz Haziran ayında düzenlenen hava saldırıları İran’ın uranyum zenginleştirme kapasitesine ağır darbe vurmuştu; ancak zenginleştirilmiş uranyum stoklarının büyük kısmının akıbeti belirsizliğini korumuştu. Trump yönetimi o dönemde programın “yok edildiğini” savunsa da, sekiz ay sonra gelen bu yeni İran saldırısı Cenevre’deki nükleer müzakerelerin de tamamen rafa kalktığını gösteriyor.
Operasyonun sınırları ve nükleer riskler

Askeri müdahaleler nükleer tesisleri fiziki olarak tahrip edebilse de, üretilmiş olan nükleer maddelerin kontrolünü sağlamakta yetersiz kalıyor. Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu’nun 27 Şubat tarihli gizli raporu, İran’ın elinde yüzde 60 saflıkta yaklaşık 440 kilogram uranyum bulunduğunu teyit etmişti. Bu miktar, daha fazla zenginleştirilmesi halinde on adet nükleer silah yapımına yetecek bir seviyeyi temsil ediyordu.
İsfahan’daki tünel komplekslerinde saklandığı düşünülen bu stokların, son bombardımanlardan sonra nerede olduğu ve ne durumda olduğu bilinmiyor. İki büyük askeri kampanya, bu tehlikeli maddelerin bulunmasını kolaylaştırmak yerine daha da zorlaştırdı. İran saldırısı nedeniyle denetçilerin bölgeye erişimi kesilirken, nükleer materyalin gizli tesislere taşınmış olma ihtimali uluslararası kamuoyunda endişe yaratıyor.
İran saldırısı komuta yapısı ve misilleme stratejileri

Haziran ayındaki saldırılarda İran Devrim Muhafızları’nın üst düzey komutanları ve çok sayıda nükleer bilimci hayatını kaybetmişti. Mevcut operasyonlar bu tasfiyeyi daha ileri götürmeyi hedeflese de, Tahran yönetiminin bu senaryoya hazırlıklı olduğu gözlemleniyor. Amerikan ve İsrail hedeflerine karşı merkezi bir onay beklemeden başlatılan eş zamanlı misillemeler, komuta yetkisinin önceden alt kademelere devredildiğine işaret ediyor.
Bu durum, lider kadrosunu hedef alan stratejilerin, aylar öncesinden hazırlık yapan bir rejime karşı beklenen etkiyi yaratmayabileceğini gösteriyor. Rejim ayakta kalsa da yıkılsa da, zenginleştirilmiş uranyum stokları uluslararası izlemenin olmadığı, hasar görmüş ve hesap verilemez tesislerde kalmaya devam edecek. İran saldırısı sonrasında bölgedeki Amerikan üslerine yönelik gerçekleştirilen doğrudan saldırılar, çatışmanın 2025 yılındaki gerginlikten çok daha geniş bir alana yayıldığını kanıtlıyor.
Rejim değişikliği senaryoları ve belirsizlik

Washington, İran saldırısı sonrası olası bir rejim değişikliği durumunda yerine gelecek yönetimin nükleer programı tasfiye edeceğini varsayıyor. Ancak 2003 yılında Irak’ta benzer bir beklentiyle hareket eden ABD, on yıl süren bir istikrarsızlık ve kontrolsüz bir süreçle karşı karşıya kalmıştı. İran’ın Irak’tan farklı olarak çok daha gelişmiş ve teknik bir nükleer altyapıya sahip olması, merkezi otoritenin çökmesi durumunda nükleer maddelerin güvenliğini büyük bir risk altına sokuyor.
Eğer İran yönetimi geçmişteki krizlerde olduğu gibi bu süreci de atlatmayı başarırsa, nükleer programını daha derin bir gizlilik içinde sürdürmesi bekleniyor. Bu senaryoda programın tamamen yer altına inmesi, uluslararası denetimin imkansız hale gelmesi ve nükleer caydırıcılığın Tahran için tek hayatta kalma stratejisine dönüşmesi muhtemel görünüyor. Askeri güç kullanımı, nükleer bir devlet olma kararlılığını kırmak yerine, bölge ülkelerini de içine alan bir silahlanma yarışını tetikleme riski taşıyor.
İran saldırısı Bölgesel dengeler ve nükleer caydırıcılık

Suudi Arabistan ve bölgedeki diğer aktörler, İran saldırısı sonrası İran’ın nükleer kapasitesine karşı kendi önlemlerini alma konusunda net mesajlar veriyor. Riyad yönetimi, İran’ın nükleer silah sahibi olması durumunda kendilerinin de aynı yolu izleyeceğini daha önce açıkça belirtmişti. Denetim mekanizmalarının çöktüğü bir ortamda gerçekleşen bu askeri operasyonlar, diplomatik çözüm yollarını tamamen kapatırken bölgedeki nükleer tırmanışı körüklüyor.
Sonuç olarak, 90 milyon nüfuslu bir ülkeye yönelik başlatılan bu İran saldırısı, net bir sonuç çerçevesinden yoksun görünüyor. Mevcut veriler, askeri müdahalenin nükleer tehdidi ortadan kaldırmaktan ziyade, lokasyonu bilinmeyen nükleer maddeler ve kontrolsüz bir bölgesel savaş mirası bırakabileceğini gösteriyor. Bu durum, bölgedeki devletlerin nükleer caydırıcılığa olan ilgisini tarihsel olarak en yüksek seviyeye çıkarmış durumda.


